ENGİN ARDIÇ ENGİN ARDIÇ

"Sitires felan", empati falan

Son yıllarda, ne zaman bir Ermeni, bir Rum, bir Kürt'le tanışsam ve azıcık konuşsam bir tek şey söylüyorum:
"Türkler'e kızmayın, çünkü bilmiyorlar"...
"İşin kötüsü, öğrenmek de istemiyorlar" demiyorum, o lafı "bizimkilere" saklıyorum.
Türkler eskiden olup bitenleri daha ancak "şimdi şimdi" öğrenmeye başladılar...
Bu bile çok sancılı bir süreç içinde gerçekleşti. Adım adım ilerledi. Öğrenince apışıp kalan da var, öğrenmeyi düpedüz reddeden, "olmaz öyle şey" diyen de var.
Türkiye, bastırıla bastırıla sonunda tencerenin kapağını patlatan gerçekleriyle tanışıyor, sarsıla sarsıla...
"Atatürk'ün bir üvey babası ve üvey kardeşleri olduğunu"
hatırlatınca bile ne küfürler yedik... Oysa bu, saklı gizli bir gerçek bile değildi, kitaplarda kabak gibi yazıyordu. O kitaplar yasak da değildi. (Başka nereden öğrenmiş olabilirdim? Zübeyde Hanım'ın düğününde yanında mıydım?)
Ama okumuyor, öğrenmek istemiyor, öğretene de kızıyorduk. Sanki bu ayıptı ya da günahtı, sanki hakaretti bunu söylemek...
Sonunda ne oldu? "İnsan Atatürk" daha çok sevildi, çünkü onu kendimize daha yakın bulduk. Evet, onun da parmağına diken batabiliyordu!
İyi niyetli insanlara yardımcı olmak isterim: Öğrenmenin yolu, okumaktan olduğu kadar, yaşamaktan da geçer. Eskileri yaşaman mümkün olmadığına göre, karşındaki insanı, "ötekini" anlamanın en kestirme yolu kendini onun yerine koymak, onun gibi düşünebilmek, onun gibi hissedebilmektir... Onun neler yaşamış olabileceğini idrak edebilmektir.
Entellerin ağzında sakız gibi çiğnene çiğnene uyuz ve gıcık bir kelime haline dönüşmüş olan "empati" yani...
"Ay empati felan oldum ayol..." diyenler gerçekten bunu yapabilseler, çok şey öğrenecekler...
Geçen gün bir Kürt vatandaşımız, işadamı Beşir Yılmaz, "Türkler bizim neler yaşadığımızı, neler çektiğimizi bilmiyor... Çünkü anlatılmadı, saklandı! Eğer bir empati yapılacaksa, önce biz Kürtler kendimizi Türkler'in yerine koymalıyız" demiş.
Belediye otobüsünde yakılmak ve hastane köşelerinde günlerce acı çektikten sonra can vermek nasıl bir şeydir, onu da hissetmeye çalışacaklar inşallah!
Ama biz de "dışkı yedirilmenin" nasıl bir şey olduğunu hissetmeye çalışacağız.
Hangisi daha lezzetli? Benzin alevinin tadı mı, kazuratın cıvık peltesi mi?
Sizin hiç evinizin önünde yüzlerce kişi toplanıp sabaha kadar bağırıp çağırdı mı? Ilık bir eylül gecesi, "içeri ha girdiler ha girecekler" diye ecel terleri döktünüz mü?
Sizin ananızı babanızı gözünüzün önünde öldürdüler mi hiç? Önce ananızın ırzına geçildi mi?Çocuğunuzun gırtlağını kuru dere yatağında kör bıçakla kestiler mi?
Siz hiç, evinizi barkınızı, çoluğunuzu çocuğunuzu, paranızı, "içtimai mevkiinizi" yitirmiş olarak kendinizi paçavralar içinde, aç ve hasta, Pire limanında, hayatınızda hiç adım atmamış olduğunuz yabancı bir yerde buldunuz mu? Sokak köpekleri gibi altı ay boyunca kaldırımlarda yatıp kalktınız mı?
Hayır mı? O zaman "bunlar neye tepki gösteriyorlar" diye şaşmayınız.
Onlar da banyo küvetinde iki bebeğiyle birlikte öldürülen kadının resmine gösterdiğimiz tepkiye şaşmayacaklar ama.
Bu bir devrim sürecidir. Önce bunu anlayacaklar.
Türkiye'de bir devrim oluyor. Hem demokratik devrim, hem de "zihniyet" devrimi. Aslında ikisi aynı şey.
Türk devrimcilerine bu süreçte yardımcı olmak istemeyenler, taş koyanlar, bizi "ketenpereye" getirip her şeyi kendilerine yontmaya kalkanlar, biz kaybedersek kendileri de kaybederler. Hem Türkiye'ye yazık olur, hem onlara. Hiçbir Rum, Ermeni, hele Kürt bunu unutmasın.
"Savaşı kazandık, geçirdik, geçirdik" havalarına girersen tokadı da yersin. O savaş da bir türlü bitmek bilmez.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.