TURKCELL İMSAKİYE
TURKCELL İLE RAMAZAN
HAŞMET BABAOĞLU HAŞMET BABAOĞLU

Tatlar, anılar ve hayatın gülen yüzü!

Gökyüzü hızla hareket eden bulutlarla dolu... Floransa'yı boydan boya bölen Arno nehrinin rengi iyice kararıyor.
Yağmur yağdı yağacak!
Hayır! Bu güzel fakat fena halde köhne şehre egemen olan melankolik uyku haline teslim olamam!
Onca yol gelmişim!
Bir tutam da olsa yaşam sevinci ve enerji gerek bana!
Hemen toparlanmalıyım.
En iyisi Trattoria Nella'ya; 25 yıldır Sergio ve oğullarının işlettiği o sevimli lokantaya gitmek...
Ponte Vecchio'dan ilerleyince soldaki ikinci sokağa, Via Delle Terme'ye sapıyorum. Ortaçağ kuleleri ve nemli saray duvarlarıyla örülü bu ilginç sokak bu kez öyle ıssız ve karanlık ki!
Lokantanın kapısını açıyorum. Henüz erken. Kimsecikler yok.
Federico siparişi almadan ekmek sepetini bırakıyor masaya..
O da ne?
Ekmeklerin arasında bizim "pişi"ye benzer bir şey var. Hatta ta kendisi.
Yağda kızartılmış, sıcak, küçük hamur topları!
Çok lezzetliler!
Sanki sihirli bir el dokunuyor ve bir anda çocukluğuma döndürüyor beni.
Sahne şu..
Küçücüğüm. Mutfaktayım, elim yüzüm un içinde..
Babaannem o hamurlardan yapıyor. Ben hem unla oynuyorum hem de sıcak hamur toplarını reçele banıp mideme indiriyorum!
Federico'yla göz göze geliyoruz.
Uykum açılıvermiş, canlanmış, hatta neşelenmişim.
"Biraz daha getireyim mi?" diyor göz kırparak. Anlamış besbelli. Başımı sallıyorum.
İkinci sepeti getirdiğinde "bunların adı coccoli" diyor.
Dışarıda yağmur varmış, seyahat aksilikleri bitmiyormuş, dönüş zamanının yaklaşması içimi sıkıyormuş...
Hepsini unutuyorum.
İçimde çoktan güneş açtı.
***

Güneşli bir bahar ikindisi...
Erguvanlar açmış, Boğaz püfür püfür.
Ne yalan söylemeli! "Okul kırma" duygusu var içimde! Ama koca adamın kıracak okulu mu olur?
Sevdiğim alışveriş merkezleri ve kendimi pek rahat hissettiğim kafeler de bu kez hiç çekici gelmiyor.
O halde! İstikamet Kandilli İskelesi'nde Suna'nın Yeri!..
Büyük at kestanesi ağacının altına oturuyorum. Atıştıracak bir şeyler söylüyorum.
Aklım uzaklarda!
Özlem kalbimin kapısında, eşikte bekliyor.
Kapıyı kazara aralık bırakırsam, yanmışım!
Sıra kahveye geliyor. O sırada garson "Suna abla gönderdi, tatmanızı istiyor" diyerek masama bir kâse aşure bırakıyor.
Ah aşure!
Aşure çocukluğumun neredeyse yoktan var edilmiş sevinçlerini simgeler!
Komşular, akrabalar, sımsıcak gülümsemeler, yenilenen dostluklar demektir aşure.
Bir kaşık.. Bir kaşık daha...
Öyle güzel, öyle lezzetli ki tattığım aşure!
Hele kokusu!
Kafamı ağaçlara doğru kaldırıp şükrediyorum.
İyiyim şimdi!
Tat deyip geçmemeli!
Açlık tokluk konusu da veya moda olduğu üzere gurmelik meselesi falan değil, sözünü ettiğim şey...
Hayatla kucaklaşmak bu belki de!
Bugünkü Diğer Yazıları
BİZE ULAŞIN