HAŞMET BABAOĞLU HAŞMET BABAOĞLU

Özgürlük var mı? Varsa, nerede?

Reklam başlarken, her seferinde...
Felsefeye, psikanalize, siyasete meraklı bir yeniyetmenin heyecanıyla oturduğum yerde toparlanıyorum.
Şefkatli bir erkek sesi "Doğduğumuz gün aslında özgürlüğümüzün son günüydü" diyor.
Ekranda bir bebek görünüyor. Suyun dibinden yüzeydeki parlak ışığa doğru yüzüyor.
Doğuma, yani hayata doğru...
Belli ki, bu görüntünün bebeklerin annelerinin karnındayken içinde yüzdükleri "amniyos sıvı"yı çağrıştırması istenmiş.
Hani eşsiz psikanalist J.Lacan'ın "geçmişte kalan cennetimiz" olarak tanımladığı ve "okyanussal his" adını verdiği anne karnındaki bebeğin sınırsız ve neredeyse "mistik" hoşnutluk hali...
Anlayacağınız, bu reklam öylesine ince hesaplı ve entelektüel bir iş.

***

Baştan alayım...
O şefkatli erkek sesi şunları diyor: "Doğduğumuz gün aslında özgürlüğümüzün son günüydü, sonra hayatımıza giren sınırlarla tanıştık, kalıplara girdik, engellendik, duvarlar arasına sıkıştık, kısıtlandık..."
Gel de ürperme!
Gel de bu sözlere takılıp kalma!
Bir Lacan semineri dinler gibi..
Spinoza felsefesi üzerine bir kısa film başlıyormuş gibi...
Hatta birazdan televizyondan sıkı bir anarşist manifesto ilan edilecekmiş gibi...
İster istemez kulak kesiliyor insan.
Ve işte o kritik soru...
"Peki bütün bunlardan kurtulabileceğimizi bilseydik, sınırları aşar mıydık?"
Ekrandaki görüntüde genç bir adam çok yukarılardan bir yerden kendini denize (özgürlüğe) bırakıveriyor.

***

Peki onca kalp çarpıntısının sonu ne?
Bir televizyon aygıtı.
Çerçevesiz, şık, son teknoloji bir televizyon aygıtı!
Bütün bu derin sorgulamalar, bu entelektüel çağrışımlar, bu baştan çıkartıcı özgürlük çağrıları bir televizyonun insana vereceği hissin reklamını yapmak içinmiş!
Her seferinde reklamın son bölümünde yıkılıyorum. Her seferinde kendi saflığıma kızıyorum.
Öyle ya!
Şu modern dünyada...
Güzel ve mutlu hayat denilen şey yaşadıklarımız değil, "seyrettiğimiz" hayat!
Özgürlük denilen şey de...
Pırıl pırıl bir ekran görüntüsü ve çok kanal arasında zapping yapabilme imkânı!
Gerisi mecburen, mecburiyetten sanki!
Yani reklamın yalan söylediğini iddia etmek zor!

***

Ama ne yalan söyleyeyim...
Şu özgürlük meselesinin, "bizi doğduğumuz andan itibaren esir alan duvarlar" meselesinin; o duvarları yıkmanın ne anlama gelebileceği konusunun böyle çarçur edilmesi...
Ve hep böyle olması...
Ciddi felsefi kavramların, en güzel şiirlerin, en derin masalların, sinema tarihinin başyapıtlarının çorap, otomobil, makarna reklamlarına kurban edilmeleri...
Bazen tepemi fena attırıyor!
BİZE ULAŞIN