ŞİRİN SEVER

Hayrünnisa Gül'le Mardin ziyareti

"Köyün adına baksanıza, Bilge Köyü ve yaşanan bu vahşet; ne kadar tezat..." Ambulanslar, korumalar ve upuzun bir konvoy eşliğinde toprak yoldan Mardin'in Bilge Köyü'ne doğru ilerlerken, otomobilin içinde bunları konuşuyorduk. Aynı zamanda merakla etrafı inceleyerek... Cuma günü, üç gazeteci olarak, First Leydi Hayrünnisa Gül'ün uçağıyla önce Urfa'daki 'Konuşan Kitap Şenliği'ne katıldık, oradan da 44 kişilik katliamla adını ezberlediğimiz Bilge Köyü'nü ziyaret ettik. Yeşillikler içinde cennet gibi bir köy... Yani normal şartlar altında öyle olmalıydı ama hem derin bir sessizlik, hem de kadın çığlıkları ortamı değiştirmişti belli ki... Onlarca televizyon kamerası, onlarca gazeteci, cipler, son model minibüsler, siyah gözlüklü, siyah takım elbiseli korumalar, nereden geldiği, niye geldiği belli olmayan onlarca 'sosyetik' tiple Bilge Köyü, bir film ya da dizi setine dönmüştü daha çok... Hem bu tezat manzaralardan gözlerimizi alamadan hem de Hayrünnisa Gül'ü kaybetmemeye çalışarak kalabalığın arasında ilerliyoruz. Gül, taziyelerini sunmak üzere köylü kadınların arasına karışırken; korumalar, gazeteciler ve yüzlerce insanın arasında ite kaka, düşe kalka ayakta durmaya çalışıyorum. Mümkün olduğunca Gül'e yakın durmaya çalışıyorum, kadınlarla ne konuştuğunu duymak için çabalıyorum. Cumhurbaşkanlığı basın odasından Arzu Hanım da bizim çabamızı anlayarak, yakın tutmaya çalışıyor bizi, korumaların arasına alıyor ama nafile! İnanılmaz bir izdiham var. Kalabalığın, itiş kakışın arasında; sadece Gül'ün çocukları kucağını aldığını, kadınlara sarıldığını görüyorum. "16 yıldır korucuyum, ne yapmışım ben!" diyen köylünün Cumhurbaşkanı'nın eşinden istediğini duyabiliyorum, "Okul istiyoruz sadece, çocuklarımızı vermek istemiyoruz, biz bakarız onlara" diyor. Ağlayan kadınlar çocuklarının, annelerinin, babalarının ya da akrabalarının nasıl öldürüldüğünü anlatıyor; "Hayrünnisa Abla" diyerek ellerine sarılıyorlar First Leydi'nin. Gül ise kızlara tek tek okuyup okumadıklarını soruyor, "Mutlaka okuyun" diye tembihliyor, "Bunların hepsi, bu vahşet hep cehaletten kaynaklanıyor, okumanız için biz de elimizden ne gelirse yapacağız. Ne istiyorsanız bana söyleyin, birlikte üstesinden geleceğiz bunların. Bakın, herkesin selamını getirdim size, herkes sizin yanınızda" diyor.

***
Bu kez istikamet, öksüz-yetim çocuklar için kurulan dev çadır... Zemine halı serilmiş, kapıda rengarenk spor ayakkabılar duruyor; çocuklara yeni alınmış belli ki. Herkes gibi First Leydi de ayakkabılarını çıkarıp giriyor içeri. Sosyal hizmet uzmanları, olayı atlatmaları için çocuklara yardım ediyor, oyunlar oynuyor, onlarla konuşuyor bu çadırda. Çocuklar bağrış çağrış içinde Gül'ün etrafını sarıyor. "Senin adın ne, okula gidiyor musun?" diyerek tek tek soruyor çocuklara Gül, hepsinin hikayelerini dinliyor. Kızların hepsinin elinde birer bebek var, kimi bebekleriyle tek başına oturuyor, hüzünlü hüzünlü; kimi top oynuyor, gülüyor, koşuyor sanki böyle bir vahşet hiç yaşanmamış gibi... 9 yaşındaki Hasret, biz konuyu değiştirmek istedikçe, annesinin nasıl öldürüldüğünü anlatıp duruyor, bozuk plak gibi. Ama bir taraftan da gülerek; sanki kendi başına gelmemişçesine... Kimi öyle abuk subuk, öyle film replikleri gibi laflar ediyor ki, 'Allah'ım çocuk olmaktan çıkmış bunlar' diyorsun. Belli ki televizyon kameralarına konuşmaktan, gazetecilerin sarf ettiği lafları dinlemekten bu hale gelmişler. Büyük bir travma yaşanıyor bu çadırda... Birine soruyoruz, "Okuyor musun sen?" "Gitmeyeceğim okula, gitmem" diyor. "Kardeşlerime kim bakacak?" Dayanamayıp çıkıyorum çadırdan; dışarıda Hacettepe'den bir sosyal hizmetler görevlisiyle konuşuyorum. 70 civarında öksüz ya da yetim olduğunu, 27 genç görevliyle çalıştıklarını anlatıyor: "Gazeteci ve televizyoncuların burada yaptığı şey korkunç! Biz çocukları göstermek, konuşturmak istemesek de, ellerine çocukların kullandığı bir yoğurt kabını ya da bebeği alıp müthiş dejenere ederek yayın yapıyorlar" diyerek şikayetini dile getiriyor öncelikle. "Çocuklar nasıl atlatacak bu travmayı peki?" diyorum..." Hayat devam ediyor, bunu yapmalarına çalışıyoruz. Oyun oynatıyoruz, konuşuyoruz, elimizden gelen her şeyi yapıyoruz. Her gün buraya onlarca oyuncak geliyor, yemek geliyor, devletin bütün imkanları seferber ediliyor, atlatacaklar" diyor.

***
Çoğu çocuğun umurunda bile değil olanlar...
Hepimiz o anda, orada şunu hissediyoruz ve görüyoruz ki; onların bu acılarla baş etme gücü çok daha fazla. Onlar bu tecrübelerden defalarca kez geçmişler, bölgedeki çatışmalardan dolayı 'şerbetlenmişler' sanki, bizim kadar hayret etmiyorlar bile. 'Ne istediklerini' soruyor Gül, "Birlikte çözelim her şeyi" diyor, fırsat ayaklarına gelmiş ama onlar olayı anlatıp duruyor sadece. Ne isteyeceklerini bilmiyorlardı belki de. Sonuçta, ne vaat edilse boş, ne söylense az kalacaktı... Programdaki süreyi kat be kat aşarak, içimizde kocaman taşlar ağırlığında hüzün ve acıyla araçlarımıza biniyoruz. Ve asıl önemli olan neydi biliyor musunuz; hâlâ bilmiyorduk, kimse de bilemiyordu orada neler olduğunu...

BİZE ULAŞIN