M. ŞÜKRÜ HANİOĞLU M. ŞÜKRÜ HANİOĞLU

Eşitlikçilik ayrımcılığı ve ırkçılığı tetikleyebilir mi?

Kuruluş felsefesi eşitliğin kutsanmasına verilebilecek en güzel misâllerden birisi olan ABD nasıl olup da uzun süre ırk ayrımının en acımasız biçimde uygulandığı bir toplum olabildi? "İnsan Hakları" kavramının yaratıldığı Batı Avrupa'da Müslümanlara yönelik toplumsal tavırların ırkçılık boyutuna ulaşmasını nasıl açıklayabiliriz? Osmanlı Ermenileri neden 1915'te, eşitliğin anayasal güvence altına alındığı bir düzen ve "adalet, uhuvvet, hürriyet, müsâvat" kavramlarını gururla ambleminin ortasına yerleştirmiş bir siyasî partinin iktidarı altında Deyr-i Zor çölüne tehcir ettirildiler? "Ümmetten millet, kuldan vatandaş yaratmış olan" cumhuriyet rejimimiz niçin 1942'de Varlık Vergisi uygulamasıyla değişik kökenlere mensup vatandaşlarımın mal varlıklarını gasp etti?
Son ikisi kendi tarihimizden seçilmiş yukarıdaki sorular ilginç bir paradoksu tespit etmemize yardımcı olabilir. Bu paradoks eşitlikçiliği ideal olarak kabul eden felsefeler ve rejimlerin, eşitlik temeline dayanmayan ideolojileri içselleştirmiş toplumlara nazaran, daha çarpıcı eşitsizlikleri uygulayabilmeleridir. Bu paradoksu felsefî idealler ile toplumsal gerçeklikler arasında ortaya çıkabilen farklılıklar ve siyasî değişimlerle açıklamak anlamlı değil. Bir toplumun nasıl eşitliği kutsayıp, eşitsizliği uygulayabildiğinin tatmin edici bir açıklaması olmalıdır.
Bu alanda bize en fazla yardımcı olabilecek tezlerden birisi Gunnar Myrdal tarafından ABD'deki ırk ayrımının tahlili amacıyla kaleme alınan, Bir Amerikan İkilemi:Zenci Meselesi ve Modern Demokrasi şeklinde Türkçeye çevrilebilecek kapsamlı çalışmada ortaya konulmuştur. Yayımından altmış altı yıl sonra fazla hatırlanmayan bu eserde Myrdal Amerikan ırkçılığının paradoksal gözükmekle birlikte Amerikan eşitlikçiliğinin ürünü olduğunu savunmuştu.
Daha sonra iktisat dalında Nobel alacak İsveçli bilim adamı eşitliğin fetişleştirildiği toplumlarda değişik grupların "ötekileştirilerek" ve "kuralı bozmayan istisnâlar haline getirilerek" tapılan eşitlik alanının dışına çıkarıldıklarına işaret etmişti. Bunu yapmak için ırkçılığa sarılmak ise en kolay çare olarak görülüyordu. Bu nedenle beyaz Amerikalıların çoğunluğu, zencilerin "ırklarının düşük zihinsel kapasiteleri" nedeniyle eşitlik dışı bırakılmalarının, eşitlikçi felsefeye aykırı olmadığını düşünüyordu. Pek tabiî bu tür ötekileştirerek istisnâ haline getirme, zencileri "gerçek Amerikalı" olmayanlar şeklinde sınıflandırma ahlâkî ikilemle karşı karşıya kalınmasını da önlüyordu. Bunun neticesinde ise bir yandan eşitlikçi felsefeyi yücelten bireyler, öte yandan, zencilerin istisnâ haline getirilmesini sağlayacak ırkçılığa dört elle sarılabiliyorlardı. Günümüzde Batı Avrupa toplumlarının çoğunluğu da Müslümanlara yönelik ayrımcı uygulamaların kendi eşitlikçi felsefelerini ihlâl etmediğini savunmakta ve meşrulaştırmak için "Müslümanların barbar geleneklere, moderniteyle uyuşmayan kültüre sahip oldukları" söylemine sarılmaktadır.
1946'da yapılan bir araştırmada beyaz Amerikalıların yüzde altmışından fazlasının zencilerin ayrımcılığa maruz kalmadığını düşündüğünü ifade etmesi ilginçtir. Zencilerin lokantalara alınmadığı, otobüslerin ön sıralarına oturamadığı, ayrı tuvalet kullanma zorunda bırakıldığı bir toplumda, çoğunluğun ayrımcılık olmadığını ileri sürmesi tuhaf gözükebilir. Ancak toplumumuzun önemli bir bölümünün lisanlarının kullanımı yasaklandığında Kürtlere ya da okul ve askerî tesislere sokulmadıklarında başörtülülere yönelik ayrımcılık yapılmadığını düşündüğü göz önüne alındığında durum daha iyi anlaşılabilir. Verdiğimiz misâllerde Kürtler ve başörtülüler ötekileştirildikten sonra istisnâ haline getirilmişler ve onlara yapılanların eşitliği "bozmaması" için ırkçı söyleme dört elle sarılınmıştır. Kürtlerin "gerçekte bir lisanlarının olmadığı" ya da "başörtülülerin yeteri kadar güneş ışığı almadıkları için hastalıklı" oldukları söylemleri ayrımcılığı meşrulaştırma çabasının ürünüdür.
Yazının başında işaret edildiği gibi bu "eşitlikçi" toplumlara mahsus bir paradokstur. İlginçtir ki doğaları gereği "eşitsizlik"i benimseyen, bunun hukukî altyapısını tesis eden imparatorluklar ayrımcılık yapmışlar; ancak bu ırkçı söylemin yükselmesi gibi bir netice doğurmamıştır. Kendi tarihimizden misâl verecek olursak, Tanzimat öncesi Osmanlı toplumunda değişik gruplara farklı muamele eden, onların hangi renkte elbise giyeceklerinden evlerini hangi yükseklikte yapacaklarına, vergilerini ne oranda ödeyeceklerine varan alanlarda sınırlamalar getiren ayrımcı düzen bunun hukukî altyapısını da oluşturmuştu. Dolayısıyla eşitliksizliği meşrulaştırmak amacıyla kimseyi istisnâ haline getirmeye, bunu sağlamak için de ırkçı söylemlere sığınmaya ihtiyaç görülmüyordu.
Burada söylenilmeye çalışılan daha on sekizinci asır sonunda anakronik hale gelen Osmanlı geleneksel düzeninin her türlü övgüye lâyık olduğu değil, eşitlikçi felsefeyi kutsayan toplumların bu nedenle ırkçı söylemlere sarılabilmelerinin mümkün olduğudur. Bu tür ayrımcılık, ayrımcılığın hukukî altyapısını oluşturmuş toplumlardaki ayrımcılığa nazaran yoğun olabilmektedir. Kendi tarihimizden misâllere dönecek olursak, 1915'te bir Ermeni hiç şüphesiz cizye ödeyen, sarı çizme giyemeyen, Müslümanlarınkinden yüksek ev yapamayan bir zımnî olmayı, anayasa ile güvence altına alınan eşitliği kutsayan, "müsâvat" kelimesinin iktidar partisinin ambleminin ortasında parladığı bir toplumda "vatandaş" olmaya tercih ederdi. Benzer şekilde 1942'de bir İstanbul Musevîsi'nin cemaatinin zımnîlik günlerini güzel bir hâtıra olarak anması pek de şaşırtıcı bulunmazdı. Amerikan toplumunun çoğunluğu eşitliği bozan bir gelişme olarak görmediği "zenci sorunu" nun ahlâkî bir boyut taşıdığını ve eşitlikçi felsefeye aykırı olduğunu entelektüel çabalar sonrasında kavrayabilmişti. İlginçtir ki Türkiye'de farklı grupların maruz kaldığı ayrımcılığı toplumun çoğunluğu ahlâkî bir sorun olarak görmeye başlarken, literatinin önemli bölümü hâlâ bunu meşrulaştıracak söylemlere sarılmaktadır. Bu ise sevindirici olduğu kadar hüzün vericidir.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.