OKAN MÜDERRİSOĞLU OKAN MÜDERRİSOĞLU

Bu ne yaman çelişki?

Demokrasinin standartlarını yükseltme çabasında durum hiç bu kadar dramatik hal almamıştı.
Yarın, Yüksek Askeri Şûra günü.
TSK'nın yeni komuta kademesi şekillenecek.
Şûra'ya girecek bazı isimlerin örgüt üyeliği kapsamında meşru hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüsle suçlanması ile hemen hemen aynı isimlerin bölücü teröre karşı mücadele veriyor olması ne büyük çelişki değil mi?
Türkiye'nin bütünlüğünü ve huzurunu tehdit eden terörü daha fazla demokrasi ile çözmek esasken, canı pahasına terörle mücadele eden askerler hakkında sürdürülen farklı hukuki takibatların gerisinde yine daha demokratik ülke idealinin bulunması da yaman çelişki değil mi?
Türk Ordusu'nun en belirgin karakteri milletin ordusu olması. Bu yüzden, örgüt üyeliği ile tek bir askerin adının yan yana gelmesi bu millet için travmadır. Tabii o milletin iradesi ile kurulan meşru hükümeti hedef alan hazırlıklar da kabul edilemez durumdur. İşte bu nedenle, "2010 yılı Şurası, ya gelecek adına umut dağıtacak ya da bugünlerin hesaplaşmasını geleceğe taşıyacak!"

***

Önce, asimetrik psikolojik harekat altında olduğunu açıklayan ve bu süreci örtülü biçimde cemaatçi polislere ve yabancı istihbarat örgütlerine bağlayan TSK'yı ele alalım. Asker, bu çıkışı ile sorunu doğru tanımlamış mı oluyor, yoksa sorunun özünü göremez duruma mı düşüyor? Gerçek şu ki Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ'a teknik ve taktik bilgi aktaran ekibi bir dizi yanlışa neden oldu. En önemlisi, TSK'nın şeffaflaşması için çabalayan Org. Başbuğ'u zor duruma düşürdü. Genelkurmay, bir önceki olayı yorumlamaya fırsat bulamadan bir sonraki ile yüzleşmek zorunda kaldı. TSK'nın haklı olarak dayandığı tez, "Masumiyet karinesi" idi. "Suçluluğu ispatlanıncaya kadar komutanlarımız suçsuzdur. Lütfen soruşturmanın gizliliği ihlal edilmesin" denilirken, Org. Başbuğ, sivil savcılara bile gerek bırakmayacak tarzda kurumsal ayıklamayı gerçekleştiremedi. TSK, dışsal etkiye açık bırakıldıkça, imajı zedelendi. Bu yüzden, Silahlı Kuvvetleri, 2010 ve ötesine taşıyacak komutanların, mazereti muhtelif organize güçlerde aradığı kadar, iç bünyeye daha fazla eğilmesi, risk algılama ve müdahale biçimini değiştirmesi kaçınılmaz olacak. Rejim kaygıları bahane edilerek meşru hükümeti çalışamaz hale getirme yetkisine sahip olunmadığı, bu kaygıları yine milletin kendisinin giderebileceği kabul edilecek.

***

Terör örgütünün, uluslararası ajan destekli son provalarına gelince... Geçenlerde bir bakan, genel başkan yardımcısı ile konuşuyordu. "Hatay ve çevresindeki olaylar, Türkiye-Suriye yakınlaşmasına dönük mesaj mı?" Demek istiyordu ki, "Türkiye-İsrail ilişkilerindeki gerilimin, Suriye sınırındaki bir ilde dışa vurması tesadüf mü?" Bu kuşku bulutu belki Hatay'ı, Dörtyol'u, Amanoslar'ı anlatıyor. Ama İnegöl'e ne diyeceğiz? Veya bir süre önce Milas'ta, Tire'de, Sakarya'da olan olayları teğet mi geçeceğiz? Buradaki senaryonun, etnik temelli çatışma yaratmaya dönük olduğu zaten biliniyor. Şehit cenazeleri ile toplumda yükseltilen tansiyon da bu sinsi planlamayı yapanlara uygun ortam yaratıyor. Haliyle basit bir alacak-verecek davası etnik karakter alabiliyor. Köklü anayasa değişikliğinin halkoyuna sunulacak olması da bulunduğumuz ortamı daha hassas hale getiriyor. Burada iki kritik nokta söz konusu:
1- Etnik tabanlı ayrışma denemesi.
2- Kızgın kitlelerin tutumu.
Türk halkı, kimliğe ve mezhebe dayalı oyunların üstesinden gelecek kadar deneyimli ve sağduyulu. Ancak tehlikeli olan şu: "Halk, kendince belirlediği failleri, yine kendi yöntemlerine göre cezalandırmaya kalkıştı mı, bunun önünü almak çok zor olur." Hükümetin, "Şiddetle üzerine gideceğiz" dediği tablo budur ve kararlılık yerindedir.
Muhalefet partilerinin devreye girmesi ne kadar derinlikli ise meseleyi sadece açılıma bağlaması da o kadar sığdır!

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
BİZE ULAŞIN