REFİK ERDURAN

Baygın çiçeğimiz

Ne diyeceğini önceden kestiremediğim için ilginç bulduğum nadir yorumcularımızdan biridir Ahmet Hakan. (Sevilay Yükselir kızmaz inşallah!)
Ama ilginçlik fark edilmeyen gerçekleri gözlere sokmaktan kaynaklanmalıdır, amuda kaldırmaktan değil.
Geçen hafta genç meslektaşım değişik söz söyleme çabasında ölçüyü kaçırıverdi. Sinemaseverliğini vurgularken tiyatroya "ölü sanat" diyerek baltayı taşa vurdu.
Yalnız o değil bu görüşü dile getiren. Her gün çam devirerek dikkat çekme meraklısı bir hanım yazarımız da bir süre önce "Sinema varken tiyatro gerekli mi?" buyurmuştu.
"Fotoğraf varken ressamlık gerekli mi?" gibi bir laftı bu.

***

Tiyatro, ölmüş olmak şöyle dursun, en ölmeyecek sanat dalıdır.
Çünkü insanı en ilgilendiren konu yine insandır. Kendi ve başkaları.
Ruhlara ayna ve ışık tutarken, empati köprüleri kurarken çalgı ya da fırça gibi araçlar kullanmaz tiyatro. Somut malzemesi yine insandır. Perdede oyuncunun görüntüsü, sahnede kendi çıkar karşınıza.
Kanıyla, canıyla, gerçek sesiyle kendi.
Aranızda oluşabilecek elektriklenmeyi başka hiçbir sanat sağlayamaz. Seyretmiş değil, yaşamış olursunuz.
Bir şartla.

***

Kimi sanatta ille birinci sınıf sonuç gerekli değildir. Şöyle böyle bir konserde de müzik dinlersiniz. İyi kötü yapılmış bir resmi duvarınıza asarsınız; durur orada.
İkinci sınıf şiir ise şiir olmaz. Hiçbir şey değildir.
Tiyatro da öyledir. Elektriklenme gerçekleşmiyorsa, sahnede birtakım insanların bir şeyler söyleyerek dolaştıklarını görür, için için esnersiniz.
Tiyatro öldü diyenlerimiz sözlerinin başına "Türkiye'de" sözcüğünü ekleselerdi bir ölçüde haklı olurlardı. İmrendiğimiz ülkelerde o sanat dipdiri. Bizde ise ölü değil ama baygın.

***

Cumhuriyetimizin temelinin kültür olduğu, o yapıştırıcı kurursa dağılma tehlikesinin belireceği görüşü her gün gazete başlıklarıyla doğrulanıyor. Teşhisi dile getiren Mustafa Kemal Türk kişiliğine en büyük bilinç ve heyecan katkıları sağlayabilecek kültür fabrikamız Devlet Tiyatroları'nın kuruluşunun fikir babasıdır.
Bugün o kuruluşun 60'ıncı yılını kutluyoruz.
Kutluyor muyuz? Kaç kişinin haberi var? Kaç "kamuoyu önderi" umursuyor?
Dünyada eşi bulunmayan o dev kurumun da, ödenekli ödeneksiz başka tiyatrolarımızın da içinde binlerce sanat emekçisi maddi manevi yetersiz getiriler karşılığında didinerek her gün perde açıyor. Gönül ister ki toplumumuz o sayede kendi kişiliğiyle kucaklaşırken coşkular yaşasın.
Yaşıyor mu? Elektriklenme var mı?
Büsbütün yok diyemeyiz ama voltaj çok düşük.

***

Neden?
Alanın bütününde onlarca yıldır müzminleşen sorunlar aşılamıyor da ondan. Temel dert somut değil, soyut. Kişilik erozyonundan kaynaklanan sevgisizlik. Oyuncularla oyuncular, oyuncularla yöneticiler, yöneticilerle yöneticiler, icracılarla yazarlar arasında gereksiz ve anlamsız gerginlikler, kopukluklar, çalkantılar sürüp gitmekte.
Acı sonuç: Türk tiyatrosu gelişeceğine pinekliyor. Ve bizi küçümseyen dünyanın karşısına sağlam kişilikle dikilmemize katkı sağlayabilecek güçlü bir kültür kozu körleniyor.
Soruna çözüm arayacak yerde "Öldü" diye üstüne örtü çekenlere sormak gerek:
Böyle konularda kaç yazı yazdınız?
Saksıya su vermeyip çiçeğin solduğunu ilan etmek tuhaf değil mi?
BİZE ULAŞIN