REFİK ERDURAN

Güzel rüzgâr

Tarih öncesi bir akşam Ecevit'lerin Ankara'daki evlerinde beş kişiyiz. Bülent Ecevit, Rahşan Ecevit, eşim Leyla ve ben rahat koltuklarda oturuyoruz.
Beşinci kişi uzun boylu, yakışıklı, enerjik ve heyecanlı bir genç. Adı Deniz. Oturmuyor, dolaşarak hızlı hızlı konuşuyor. Liderinin önünde ceket iliklemesi de yok; itirazlarını pat pat sıralamaktan çekinmiyor.
Oradan ayrıldıktan sonra onu konuşuyoruz. Ben zeki ve kişilikli bulduğumu, ileride liderliğe soyunursa şaşmayacağımı söylüyorum.
Leyla "Evet, çok zeki," diyor. "Ama biraz kavgacı mı ne... Kavgasının ne olduğunu da tam anlayamadım."
Yarı yarıya hak veriyorum ona. Ben de tam anlayamamıştım.
***

Deniz Baykal'ın çizgisini o akşamdan beri ilgi ve merakla izlerim. Kâh yakından, kâh uzaktan.
Son açılım konusunun gündeme gelmesinden bu yana takındığı tavra da tam akıl erdirdiğimi söyleyemem. Zekâsının başka özelliklerine ağır basıp basmayacağı belli değil. Yanlış başlangıçla köşeye sıkışmışlığı yeni atılım fırsatına dönüştürerek mi katılacak olaya? Kerhen, hep gecikerek ve ucundan tutarak mı?
Bugün karşılıklı konuşsak anlatacakları kamuoyuna açıkladıklarından farklı olmayacaktır herhalde:
"Karşımdakiler dış telkinlerin de etkisiyle bir politik manevraya giriştiler. Kafalarında çözüm formülü falan yok. Beni dolaba alet ve ortak etmek istiyorlar. Uzlaşma, tokalaşma hikâyeleri hep takıyye."

Varsayalım ki bütün bunlar yüzde yüz doğru ve haklı. Ne yapmalı Baykal? "Takıyye" bir çeşit blöf olduğuna göre, yapacağı en zekice hamle blöfü görmek değil midir?
"Siz bugüne dek belli olan bütün önerilerinizde samimi iseniz hepsini hemen uygulamaya başlayın," diyebilir. "Ortak paydamız kırmızı çizgiler olsun. Onun ötesinde daha ileri gidilsin. Şunları, şunları, şunları da yapmaya girişelim hemen. Yürümeyelim, koşalım!"
Şu kavşakta öyle bir atılım kendinin de hayrına olur, ülkenin de.
***

Genel tabloda pürüz yaratan bir güçlüğün farkındayım. "Kürt tarafında" zaman zaman "çatlak" denen sesler yükseliyor, aklı başında Kürtlerin de aşırı bulduğu talepler ileri sürülüyor. Ve beri taraftan anında "Ne dedin lan sen?" naraları duyuluyor.
Şöyle düşünün:
Alt kat komşunuzla yıllardır kavgalısınız. Apartman yönetimine yakın olmanıza güvenerek adama yapmadığınızı bırakmamış, kan kusturmuşsunuz. O da çareyi itle kopukla anlaşıp çocuklarınızı dövdürmekte bulmuş. Büsbütün kararmış aranızdaki kara kediler.
Sonunda -özel hesaplarla bina asayişini kendi çıkarlarına uygun bulmaya başlayan mahalle muhtarının da araya girmesiyle- barışma gündeme gelmiş. Adama el uzatıp "Kardeşiz" diyorsunuz.
Onun hemen yüzünde güller açmasını, sizi bağrına basmasını, normal bir komşu gibi davranmasını bekleyebilir misiniz?
Elbette bir süre suratı asık kalabilir. Balkonuna dilediği bayrağı asmasına izin verilmesi ya da çocuklarınızı dövenlere ilişkin şikâyetlerden vazgeçilmesi türünden "aşırı" isteklerde direnebilir.
Kavgayı başlatıp sürdüren siz olduğunuza göre, "etik eşitlik" yok.
Bir süre dişinizi sıkıp hoşgörülü davranmak size düşer.
Akıl ve sabır lütfen. Bir süre.
Yalnız ortamda değil, insanların iç dünyalarında da eşitlik sağlanıncaya kadar.
***

Birbirimize katlanmak yetmez, gerçek güvenliği sağlamaz. Kerhen yan yana yaşayan topluluk çok dünyada. Akşam yemeğini birlikte yedikleri insanların gırtlağını kesebiliyorlar sabaha karşı. Güvenilir güvenlik mutlulukla sağlanıyor. Katlanarak değil, severek.
Sevgi deyince gündeme sanat gelir.
Ama bizde sanatçı deyince de şarkıcılar geliyor akla. Onların katkısı büyük ve önemlidir. Birçoğu ellerinden geleni yapacaklarını açıkladılar. Allah razı olsun.
Ancak, yetmez. Sözleri, renkleri, biçimleri, sesleri, her şeyiyle Kürt olgusunu sanat düzeyinde sevmeyi öğrenmemiz şart.
Sanatçılar, göreve! Lütfen!
Çocuklarımız için de...
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
BİZE ULAŞIN