ERDAL ŞAFAK ERDAL ŞAFAK

Üçüncü kuşak

Avrupa'nın ilk ve tek türbanlı milletvekili Mahinur Özdemir'in dün "La Libre Belgique" gazetesinde yayınlanan mülakatını çok önemsedik. Özellikle de bir soruya verdiği yanıtı.
Soru şöyle: "Köklerinizin bulunduğu ülkede, Türkiye'de, türbanlı kadın parlamenter yok. Sizin laiklik (Not: Soruda "Laiklik", yani "Laisizm" değil, "Laisite" kullanılıyor. İki kavram arasında epey fark bulunuyor) vizyonunuz nasıl?"
İşte yanıtı: "Ben Belçikalıyım. Üçüncü kuşaktanım. Kendimi Belçikalı olarak hissediyorum. Ana dilim Fransızca. Evimizde Fransızca konuşuluyor. Hem sonra Flamanca'yı Türkçe'den daha iyi konuşuyorum."
Özdemir'in bu yanıtı AB ülkelerine yaptığımız gezilerde gördüğümüz "Büyük dönüşüm" ü doğruluyor: Avrupa'daki üçüncü kuşak Türkler'in ana dilleri artık Türkçe değil.
Son 15 günde yolumuz iki kez Berlin'e düştü. Çarşıda, sokakta, havaalanında neredeyse adım başı karşımıza Türkler çıktı. Dedeler- torunlar, anneler-çocuklar...
Dikkat ettik: Çocuklar, anneleri-babaları veya dedeleri-nineleri ile konuşurken, onların sorularına yanıt verirken Türkçe konuşuyorlardı. Kendi aralarında ise konuşma dilleri Almanca'ydı.
Dahası; Türkçe cümle kurarken zaman zaman duraksıyor, bazı sözcükleri bulmakta epey zorlanıyorlardı. Buna karşılık Almancaları su gibiydi.
Avrupa'da böyle bir üçüncü kuşak yetişiyor. Doğrusu onları nasıl tanımlamak gerektiğini kestiremiyoruz. Hatta bilemiyoruz. Ama Almanlar biliyorlar.

"Gurbet"ten "Vatan"a

Almanlar'ın üçüncü kuşak tanımını aktarmadan önce biraz geriye gitmemiz, ilk iki kuşağın statüsünü hatırlatmamız gerekiyor.
Almanya'daki birinci kuşak Türkler, 1960'lardan itibaren bu ülkeye çalışmaya gidenlerden oluşuyordu. O nedenle Almanlar onlara "Konuk işçiler" diyorlardı. Bir gün vatanlarına dönecek olanlar. İşçiler de aynı görüşü ya da umudu taşıdıkları, "Birgün vatana dönmek" kararlılığıyla çalıştıkları için, doğrusu bu tanımı pek yadırgamıyorlardı. Dahası, Türk basını ve kamuoyu da aynı görüşteydi. O yüzden "Gurbetçi" kavramı geliştirilmişti onlar için. Bir gün vatana dönecek olan gurbettekiler.
Ama 1980'lerden itibaren gerek Türkiye'deki, gerekse Avrupa'daki gelişmeler sonucu, "Gurbetçiler" dönüş niyetlerini önce gözden geçirdiler, sonra da terk ettiler.
Bu arada Almanya'da dünyaya gelen veya Türkiye'de doğup da Almanya'ya aldırılan çocuklar büyüdü. Bir "Hibrid" kuşaktı bu: Ne Türk olarak hissediyorlardı kendilerini, ne de Alman. Ne Türkiye'de mutluydular, ne de Almanya'da. Ne Türkçeleri iyiydi, ne de Almancaları.
Doğrusu onların durumlarına uyan bir kavram bulmak da kolay olmadı. Sonunda "Alman Türkler" veya "Türk Almanlar" deyiminde uzlaşma sağlandı. Hem Almanya'da, hem de Türkiye'de.
İki kültür, iki yaşam biçimi, iki dil arasında sıkışmış bu kuşak da evlenip çoluk çocuğa karıştı. Ve onlardan bu ikilemi daha doğuşta aşmış yepyeni bir kuşak dünyaya geldi: Ana dilleri Almanca olan, Almanya'yı vatan bilen, Alman kültürüne göre yetişen bir kuşak.
Peki onlar nasıl tanımlanacak? Doğrusu, üçüncü kuşağın kimlik derdi yok. Ama anlaşılan Almanlar'ın. Çünkü yepyeni bir kavram ortaya attılar. Değil, kendilerini tanımlamak için: "Biyo Alman" ya da "Organik Alman". Yani Alman ana-babadan doğmuş Almanlar. Bu durumda Türk ana-babadan veya karma çiftlerden doğmuş üçüncü kuşak "İnorganik Alman" oluyor. Ya da en azından onu çağrıştırıyor.
Eskiden Alman vatandaşlığında "Kan bağı" birinci kriterdi. Sonra daha çağdaş, gerçekçi ve insancıl bir yaklaşımla, bu ölçünün veya koşulun yerini "Toprak bağı" aldı. Şimdi "Saf kan" Almanlar için "Biyo" ve "Organik" sıfatının kullanılması, "Kan bağı" nın hiç değilse zihinlerde ve belleklerde hortlatılması ve "Ayrımcı" reflekslerin su yüzüne çıkarılması tehlikesi yaratmıyor mu?
Bize göre, yaratıyor. Hem de fazlasıyla. Hem de yakın bir tehlike olarak. Alman yetkililere ve Alman meslektaşlarımıza daha dikkatli ve daha sorumlu olmalarını tavsiye ediyoruz.
BİZE ULAŞIN