HINCAL ULUÇ HINCAL ULUÇ

Aşk dediğin.. Acaba nedir?..

Kadın anlatıyor.. "Bir gün bir kafenin köşesinde oturmuş Dorian Gray'in Portresi adlı romanı okuyordum. Bir adam yanıma geldi ve ne okuduğumu sordu. O adam şimdi kocam.. 10 dakika geç gelseydi.. Ya da ben romana dalıp o kadar kalmasam ve kahvem bitince gitseydim.. Ya o gün hiç o kafeye gitmeseydim.. Ya da o gün o hiç gelmeseydi.."
İzliyorsunuz..
Adam, internetten okuduğu bir ilana bakıp iş için başvuruyor. Bekleme salonunda ayni ilanı okuyup gelmiş bir genç kızla tanışıyor.. Onu bir kahve içmeye davet ediyor ve..
Dedim ki kendi kendime, "Bu filmin senaryosunu yazanları mahkemeye verip, 'Benden yürütmüşler" desem mi?..
Aşkın 500 Günü'nden (500 Days of Summer) söz ediyorum..
Son zamanlarda seyrettiğim en şirin, en tatlı, en hoş romantik komedilerden biri..
Taraflardan biri daha ilk görüşte hoşlanır. Tanıdıkça tutulur, sırılsıklam âşık olur. Onsuz yapamaz hale gelir. Öteki aşka inanmaz.. Birlikte olmak, gezmek, eğlenmek, hatta yatmak yeterlidir..
Biri fevkalade romantik âşık, öteki bağlanmadan keyfine göre yaşayan biri..
Çok klasik, çok klişe, bin defa çekilmiş bir öykü değil mi?.
Ama farklı yapan, böylesi hoş kılan bir şey var..
Romantik, ölesiye âşık olan erkek.. "Aşkı boş ver, günü keyfimizce yaşayalım" diyen de kadın bu defa..
Filmde, bugüne dek, gerek hayatta, gerek filmlerde erkekte rastladığımız eylem ve söylemlerin hepsi, kadın tarafında.. İşler böyle tersine dönerse ne oluyor, onu da görüyorsunuz..
Ama 500 Gün bir sabun köpüğü değil.. Gerçekten aşkın felsefesini yapıyor..
Aşkın ne olduğunu ve de ne olmadığını görüyorsunuz..
"Ben onsuz yapamam.. Terk edildim. Öldüm.. Bana yaşamak haram.. Aman bir şeyler söyle" diye yazan yığınla mektuba, hem de bu sütunlarda "Onunla nasıl tesadüfen karşılaştığınızı hatırlayın. O tesadüf olmasaydı, hayat boyu mutsuz mu yaşayacaktınız.. Hani başkası olamaz ya.. Demek ki olur.. Bir başkası bir başka yerde sizi bekliyordur.. (Mesela bir iş bulma bürosunun kapısında)" diye yanıtlar vermedim mi?..
Hayatınızın en büyük aşkını karşınıza bir tesadüf çıkardı.. Tamam.. Tamam da, bir adım daha gidelim.. O tesadüf gerçekten tesadüf mü, yoksa bir şeyler, birileri o tesadüfü planladı mı?..
Mesela kader?..
Kader mi götürdü sizi, o dakikada o kafeye?.. Ya da internet ilanıyla ayni odada buluşmanızın tezgahını kader mi kurdu?.
Aşk, tesadüf mü, kader mi?.. Mucize mi?..
Ya da aşk diye bir şey aslında yok da, biz mi onu kafamızda yaratıyoruz?..
Dünya kuruldu kurulalı sorulan ve tartışılan bu soruları, bugün buracıkta yanıtlamamı beklemiyorsunuz herhalde..
O zaman kafanıza takmayın boşuna.. Çıkın evden.. Gidin 500 Gün'e.. Çok neşeli, çok keyifli bir film izleyin.. Yer yer, birbirinden güzel şarkılarla, harika bir konsere, parktaki sahnesiyle bir Gene Kelly müzikaline dönen filmi izleyip keyif yapın..
Bir minik anma da var filmde.. She's like the wind adlı şarkıyı eylül ortasında kaybettiğimiz Patrick Swayze yazmış. Filmde de kendisi söylüyor..

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
BİZE ULAŞIN