TURKCELL İMSAKİYE
TURKCELL İLE RAMAZAN
SAVAŞ AY

Kalbi Sultan Anam

"Annen kalp krizi geçirdi, yoğun bakıma kaldırıldı" diyen haber geldi. Sayın ki aklımın ağılını kurt sürüsü bastı o lahza. Elin ayağın, dilin damağın birbirine salkım saçak oluşu neymiş anladım

Bir Bodrum akşamında Azmakbaşı'nın oralarda. Zeki Müren'le kesişti yolumuz. Ayaküstü konuşup, şakalaştık. Ayrılırken 2'şer kez öptü yanaklarımı. Dedi ki; "Bunlar da anneciğin için. Ona selamlarımı ilet. Hiç kimse şarkıları onun kadar kalbokuyamaz, bunu da söyle." Anamın kalbi, kalbiliği üzerine hoş laf etmişti Zeki Bey. Sonrasında kız kardeşimle "Ne haber kalbi sultan" diyerek hep takıldık ona. Zaten şarkılarında da kalp sözcüğü az mı güfteye ilişti? "Kalbimi kıra kıra" diyen, "Dün kalbimi kaybettim, şeytan aldı götürdü" diyen, "Kalbimin sahibi sensin" diyen az mı şarkısı var? Ve "Kalbi Hatun"un kalbi tekledi geçen hafta. "Annen kalp krizi geçirdi, yoğun bakıma kaldırıldı" diyen haber geldi. Sayın ki aklımın ağılını kurt sürüsü bastı o lahza. Aynı anda buz kesip aynı anda sıcak basması, etraftaki her şeye kör bakmak, durduk yere kulakların içine dayanılmaz uğultu pompalanması, elin, ayağın, dilin damağın birbirine salkım saçak olması ne demekmiş ilk defa yaşadım tekmilini. Hastanenin yerini söylediklerinde neye mi benzedim? Hani o hedefe kilitlenen akıllı füzeler var ya. İşte tam da onlara. Tek fark vardı, o akıllıydı. Arabayı kalabalık gazete otoparkından nasıl çıkardım, ne zaman Beşiktaş'a, Eminönü'ne, Aksaray'a geldim, hiç fren yaptım mı, gazdan ayak kestim mi?.. Haseki Hastanesi'nin bir art sokağında Kardiyoloji Enstitüsü var. Ev oraya yakın diye ve (iyi ki) oraya kaldırmışlar. Kapının önünde park edişim hayal meyal. Ama eyvah, kameralar, muhabirler, fotoğraf çekenler, bir de canlı yayın aracı var. "Gitti anam. Bana söyleyemediler. Gitti anam. Duyan haberciler üşüşmüş buraya." Arabam kamyonet türü. Bagajsız. Makinemi içinde bırakamam, boynuma asıp daldım içeri. Koridora girer girmez hem güvenlikçiler hem otomatik tüfekli jandarmalar bitti yanımda...

- Yasak Savaş Bey çıkın çabuk dışarı!
* Ne yasağı kardeşim bırakın geçeyim.

- Bizim zor durumda bırakmayın çıkın!
* Arkadaş zaten dellenmişim varmayın üstüme.

- Savcıdan habersiz olmaz!
* Neee?

- Savcının izni olmadan giremezsiniz hastaneye.
* Cezaevine değil kardeşim hastaneye geldim yahu.

Bir jandarma baş çavuşu kulağıma fısıldıyor:

* Prof. Mehmet Haberal burada yatıyor, Savaş Bey.

O an kavrıyorum durumu. Gazeteciler o yüzden buradaymış demek. Sebep anam değil çok şükür.

* Komutan, benim Haberal Hocamızla bir işim yok. Derdim anamdan haber almak. Kalp krizi. Burada... Siz açın söyleyin savcı beye lütfen.

Telaş panik itiş kakış arasında yukarı çıkıp yoğun bakım ünitesine kadar varmışım bile. Güvenlikçiler haykırıyor:

* Savaş Bey meslektaşlarınız bize bağırıyor. Size torpil yaptık, içeri aldık sanıyorlar. Lütfen güç durumda bırakmayın bizi.

HASTAYA ZARAR VERMEYİN
Sonrası mı?.. Keseden anlatayım. Telefon temasları, pazarlıklar ve yoğun bakıma giriş izni. "Makineler, cep telefonları masaya bırakılacak, ziyaret 3-5 dakikayı geçmeyecek, başka hiç kimseyle ilgilenilmeyecek." Doktor kısa bir durum değerlendirmesi yapıyor: "Ağır bir kriz. Hemen anjiyo yapacağız, stent ya da balonla damarı açmaya çalışacağız. Olmazsa by-pass deneyeceğiz. Sakinleştirici verdik, siz de heyecanlanmayın zarar vermeyin hastamıza." Ben hemşirenin verdiği galoşları giyerken tüfekli 3 jandarma da benimle birlikte postal üstü galoş giyiyor. Ardımdan onlar da dalıyorlar içeri. Aha anamı gördüm sol tarafta 2. yatakta yatıyor. Göz ucuyla bakıyorum ki tam karşıda Haberal Hoca'nın yatağı. Jandarmalar oraya seğirtip perdelerini kapatıyor, önünde esas duruş nöbete başlıyorlar. O haliyle bile annem, beni o halimde bile güldürmeyi başarıyor. İsimleri, olayları hep karıştıran Kalbi Sultan fısıldıyor: "Oğlum sitem etme askerlerimize. Estergon davasından Elibol Hoca yatıyor karşı yatakta."
BİZE ULAŞIN