HASAN BÜLENT KAHRAMAN HASAN BÜLENT KAHRAMAN

Tarihsel açıklamalar

Pazartesi akşamı ATV'de Başbakan'la Gündem programında Sayın Recep Tayyip Erdoğan'a çeşitli konularda soru sormak olanağını bulduk. Uzun ve kapsamlı bir görüşme oldu. Bir hayli rahat olan Başbakan'ın bazı açıklamaları bana kalırsa Türkiye'de yakın dönem siyasetinin parametrelerini tayin edecek kadar önemliydi. Ben de bu yazıda çok önemsediğim birkaç noktayı vurgulamak istiyorum.
Başbakan, Ergenekon davasıyla ilgili yaptığı açıklamalardan hareket ederek dikkat çekici bir değerlendirmede bulundu. Buna göre Türkiye'de devletin içinde yerleşmiş belli direnç odakları var. Bu odaklar belli bir bürokratik zihniyete sahip. Değişimden, dönüşümden yana değil. Tam tersine o yöndeki girişimleri engellemek için elinden geleni yapıyor. Bunun aşılması gerekir. Başbakan kendisine bir anekdot anımsatıldığında bu düşüncesini daha da pekiştirecek şeyler söyledi. Anekdot, Süleyman Demirel'in kendisini iktidardan uzaklaştıran darbeler hakkında söyledikleriydi. Demirel bir açıklamasında "MİT her sabah gelir, Başbakan'a, Afrika'daki Zulu kabilesiyle Lulu kabilesi arasındaki çatışmayı haber verir fakat az sonra gerçekleştirilecek darbe hakkında onu bilgilendirmez" demişti. Erdoğan, kendisinin de iktidarda bulunduğu yedi yıl boyunca devletin kurumları arasında benzeri kopukluklar, gerilimler, sürtüşmeler, kapanmalar olup olmadığını sorduğumuzda olumlu yanıt verdi.

Siyaset-bürokrasi gerilimi

Bu, bir ülkede siyasetle devlet arasındaki ilişkilerin yapısı bakımından tarihsel bir açıklamadır. Zamanında çok daha pratik bazı nedenlerden ötürü Özal da benzeri açıklamalarda bulunmuştu. Fakat o daha ziyade pratik konulardaki bürokrasi refleksini dile getiriyordu. Başbakan Erdoğan ise bu değerlendirmesiyle çok açık bir biçimde "devlet" dediğimiz o mekanizmanın siyasete karşı nasıl "kilitlendiğini" vurguladı ki, bu açıklama herhalde daha fazla bir yorumu gereksinmiyor.
Nitekim Erdoğan, başka bir değerlendirmede daha bulundu. Buna göre kuvvetler ayrımı Türkiye'de çok farklı bir biçimde işletiliyor. Buna neredeyse kuvvetler kavgası demek gerekir. Bu çoğu zaman yürütmenin elini kolunu bağlayacak bir mertebeye tırmanıyor. Yürütmenin herhangi bir konudaki girişimi çoğu zaman yargı tarafından engelleniyor. Yargı girişimlerinin haklı olanlarına söyleyecek bir şey yok ama bazen bu girişimler "kapatma davası" gibi, "367" gibi uç noktalara ulaşabiliyor ki, ondan öte yapacak bir şey yok.

Anayasa değişikliği

O kadar yok ki, Başbakan, önümüzdeki dönemde muhalefetle iktidar arasında bir uzlaşma olmadığı takdirde Anayasa değişikliği konusunda hiçbir şey yapmayacaklarını çok çarpıcı bir biçimde dile getirdi ve "yeni bir 411 süreci istemiyoruz" dedi.
Bu açıklama bana kalırsa başka bir nedenden ötürü de çok kritik. Başbakan, bundan sonraki dönemde yürüteceği politikaları belli bir dikkatle tayin edeceğini bu şekilde dile getiriyor. Bu, statükonun iktidara dönük hamlesini dikkate alan bir yaklaşımdır. Kriz, Avrupa Parlamentosu seçimlerinden çıkan sonuca bağlı olarak AB ile olan ilişkiler, bürokratik refleksler göz önünde bulundurulunca iktidarın önümüzdeki dönem daha pragmatik konulara öncelik vereceğini söylemek yanlış olmaz.
Bu çizgide yer alan üçüncü nokta orduiktidar arasındaki ilişkilerdir ki, Başbakan Erdoğan, Dolmabahçe görüşmesi diye bilinen buluşmayı ilk kez ordu-siyaset ilişkileri bakımından bir dönüm noktası olarak değerlendirdi. Madem ki, bu açıklama yapılmış ve bu nokta koyulmuştur, o takdirde söz konusu iki odak arasındaki ilişkileri bu mercekten görmek kaçınılmazdır.
Özet şu...
Başbakan iktidar süresini 4 yıl olarak tayin ettiklerini ve iki yıl sonra seçim olacağını söyledi. Az da değil çok da değil 2011'e kadar olan süre. Bu kadar bir zaman Türkiye gibi bir ülkede çok şey doğuracaktır. Ama Başbakan'ın bundan sonra daha pragmatik bir çizgi izleyeceğini, daha somut ama daha dikkatli adımlar atmaktan yana olacağını söylemek yanlış olmaz.
Siyaset son kertede somut koşulların somut tahlili olduğuna göre...
BİZE ULAŞIN