HASAN BÜLENT KAHRAMAN HASAN BÜLENT KAHRAMAN

Nasıl görünüyor uzaktan Türkiye?

Uzun ve hareketli bir geziden döndükten ve bazı uluslararası gelişmelere gene uluslararası zeminlerde tanıklık ettikten sonra insan ister istemez Türkiye'nin dışarıdan ve içeriden görüntüsü üstünde düşünüyor.
Bu aslında bizim iki yüz yıllık maceramızdır. Türkiye kendisine bu geçen süre zarfında pek az kendisi olarak baktı. Daha çok kendisini başka gözlerle görmek istedi. Kendisinin bir uzantısı olmaktan ziyade başka muhakemelerin, kültürlerin, zihniyetlerin bir parçası haline gelmeye çalıştı. Yerlilik ve yabancılık bizim yakın tarihimiz anlatacak, tanımlayacak, adlandıracak temel kavram çiftidir. Bu iki kavram arasındaki çelişkidir modernleşmemizin tarihi ve ne yazık ki, son dönemde bu olgunun üstünde yeterince düşünmüyoruz. Türkiye kültürden ve kültüründen koptukça kültür ve yerlilik olguları onun üstüne geliyor.
Bu geçen sürenin içinde gene çok sınırlı olarak Türkiye dünyaya kendisi olarak, kendisinin bilincinde olarak yöneldi. Değişmek daima bir deri değiştirmek anlamına geldi. Dünyayla bütünleşmek bütün inkâr kapılarının açılması demekti Türkiye için. Oysa son yirmi yılda dünya başka gerçeklerin de farkında olmaya başladı. Küreselleşme ne kadar önemli ve etkili bir kavramsa bugün yerellik de bir o kadar yapıcı ve yol gösterici bir kavram.
Şunu kabul etmek gerekir ki, İslam böyle bir oluşumun ortaya çıkmasında ister kendisi olarak, isterse tahrik ettiği muhalif kavramlarla önemli bir belirleyici. Sadece Türkiye'de değil dünyada da böyle. Bir netice olarak Türkiye de çok uzun bir aralıktan sonra kendisini İslam üstünden değil ama Müslümanlık üstünden tanımlamaya başladı. Daha önce birçok kez yazdığım gibi İslam ne kadar siyasal bir kavramsa, Müslümanlık o kadar kültürel bir kavramdır. Bu bapta Türkiye'nin Özal döneminden başlayarak kendisini kültür üstünden tanımladığını ve uluslararası plana bu şekilde temellendirdiğini söylemek mümkün.
Bugün dış politikanın çerçevesini böyle bir anlayış oluşturuyor. Bunu bir belkemiği diye nitelendirmek de mümkün. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun her konuşmasında çizdiği kavramsal çerçevenin böyle bir zeminden türediğini görmemek, sezmemek olanaksız. Bu modelin veya yaklaşımın hemen "Yeni Osmanlılık" diye adlandırılması gerekmiyor. Kişisel olarak benim öyle bir tanıma itirazım olmaz. Bir "cumhuriyet"in bir "imparatorluk"la kendisini özdeşleştirmesi ve her imparatorluğun içerdiği "emperyal" boyutun fincancı katırlarını ürküteceği "gerçeği" o terimden kaçınmamıza yol açabilir. Ama kimliğin, tarihin ve coğrafyanın değiştirilemezliği ister istemez böyle bir doku meydana getirecektir. Getiriyor da zaten. Bugün Türkiye Afrika'ya açılıyorsa ya da OD'da yepyeni bir role soyunmuşsa bunun arkasında kimlik-tarihcoğrafya üçgeninden filizlenen uzantıları nasıl göremeyeceksiniz veya nasıl inkâr edeceksiniz?
Bütün bunlar bize uzun bir tarih boyunca "medeniyet krizi" dediğimiz şeyi yaratan Doğu-Batı çatışması dediğimiz ikilemin artık bittiğini düşündürüyor mu? Bana göre öyle. Türkiye, birçok düşünürün artık globalleşmenin yıkıcılığına karşı tek çare olarak gördüğü melezlenmeyi bir realite olarak benimsedi. Farkında olarak veya olmayarak. İsteyerek veya istemeyerek. Bugün bütün düzeylerde bir melez ülke olarak yaşıyor Türkiye.
Bunu bir olanak diye değerlendirmek gerekir. Hem de çok büyük bir olanak. Üstelik bu öyle bir fırsattır ki, Türkiye, içinde bulunduğu koşulları yeterince algılarsa melezleşmenin iki önemli uca açıldığını fark edecektir: çoğulculuk ve demokrasi. Asıl fırsat budur. Katı, kapalı, donuk, iletişimsiz bir modelden farklılıklar arasındaki diyaloga dönüşme bu sayede mümkün olacaktır. Olmaktadır.
Böyle görünüyor uzaktan bakınca Türkiye. "Bugünkü etkinliğini nedir yaratan" sorusunun cevabı işte budur.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.