OKAN MÜDERRİSOĞLU OKAN MÜDERRİSOĞLU

Köşk'le müzakere olmaz

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün Diyarbakır ziyareti, Köşk'ün olağanlaştırma çabasına rağmen, gündemin sıcaklığı içinde özel önem kazandı. Bir ara "gidelim mi, gitmeyelim mi?" ikilemine bile konu olduğu söylenen ziyaret, "iki dil ve özerklik" taleplerinin dile getirildiği bir döneme rastlaması nedeniyle de özellikli hal aldı. Esasen Gül'ün, Kürt sorununa ve Kürt kökenli siyasetçilere ilgisi Çankaya'ya seçildiği gün başlamış değil. Gül, henüz Dışişleri Bakanı iken AK Partili milletvekillerinin tepkisini de göğüsleyerek, cezaevinden tahliye olan eski DEP milletvekillerini konutta ağırlamıştı. Cumhurbaşkanı olarak 2007 sonbaharında güneydoğuya yaptığı gezide, farklılıkların zenginlik kaynağı olarak görülmesi gerektiğini ifade etmiş ancak şiddet ve terörün toplumsal kucaklaşmayı önlediğini kayda geçirmişti.
Şimdi, konjonktürü fırsat bilen BDP'li siyasetçilerin hazırlığı Çankaya'yı rahatsız ediyor. "Hazır Cumhurbaşkanı, Amed'e (!) gelmişken, elimizdeki dosyayı sunma bahanesi ile hem samimiyet testi uygulayalım hem de mümkünse müzakere yapalım" yaklaşımının devletin zirvesinde karşılığı bulunmuyor!

***
Cumhurbaşkanı Gül, 2007-2010 yılları arasında, yeni yasama döneminin açılışı vesilesiyle TBMM'de yaptığı geleneksel konuşmalarda gerek kendisini bağlamış gerekse "demokratik açılımın çerçevesi"ni çizmişti.
Mesajların ortak paydası mealen şöyle şekillenmişti:
1- Kürt kimliğini ileri sürmesine karşın "Kürtçülük" dar kalıplarında ve terör örgütünün gölgesinde politika üretenlerin; ülkedeki farklılıkları yeni millet adacıklarına dönüştürmesine prim verilmeyeceği açıktır.
2- Farklılıkları ifade iddiası taşıyıp, beraberlik fikrini tahrip eden aşırı isteklerin çıkmaz sokağa sapacağı bilinmektedir.
3- Üniter yapı, tartışmaya açılmayacak temel ilke olarak ağırlığını dün olduğu gibi bugün de korumaktadır.
Bu durumda Gül'ün sunduğu reçete, "Etnik odaklı siyaset dilini reddetmekte ve daha fazla demokrasi" ile özetlenmektedir.
***
Cumhurbaşkanı, Nisan 2009'daki bir konuşması ile Kürt sorununun çözüm iradesini tetiklemiş olsa da "Milli Birlik Projesi"nin ardından inisiyatif Başbakan Tayyip Erdoğan' a geçti. Hükümetin demokratik adım çabası her seferinde vizyonsuz Kürt siyasetçilerin tutumları nedeniyle yara aldı.
Terör örgütünün, "Neyin olmayacağını göstermeye dönük" geçici eylemsizlik kararını takiben İmralı, Demokratik Toplum Kongresi aktörlerini kullanarak, gerçek niyetini deşifre edince, işin rengi Habur'dan sonra ikinci kez değişti. Gevşek konfederasyona kadar varan söylem, beklendiği gibi toplumsal gerilime yol açtı. Asker, haftalık olağan görüşmeyle yetinmedi hatta MGK'yı bile beklemeden "çift dil" uyarısı yaptı. Sade vatandaşta "Nereye gidiyoruz?" kaygısı yerleşti. İmralı-Kandil-Diyarbakır hattındaki organize güçler de reel politiği görünce manevraya başladı. İşte bu noktada Başbakan'ın, 24 Aralık 2010'da Meclis'te yaptığı konuşma, Kürt sorununun aşılmasında manifesto niteliğine büründü. 2011 seçimlerinin ana gündem maddesi, yeni anayasa ve bu kapsamda Kürt sorununun çözümü olacaksa, seçmenin önünde 4 seçenek durmakta:
1- AK Parti'nin temsil ettiği demokratik standartların yükseltilmesine ve bireysel hakların genişletilmesine endeksli ancak geliştirilme aşamasındaki öneriler.
2- Yenilenen CHP'nin, "etnik temele indirgemek istemiyoruz" gerekçesine dayandırdığı ama "Kürt sorunu" tanımlamasından uzak, ete kemiğe bürünmesi hayli zaman alacak "sihirli toplumsal uzlaşma" vaadi.
3- MHP'nin, "etnik bölücülüğe geçit vermeyiz" açıklamasında karşılığını bulan, bunun ötesinde bölgeye açılamayan duruşu.
4- BDP'nin, İmralı'yı meşrulaştırmaya, Kandil'i ehlileştirmeye çalışan, etnik ve bölgesel senaryoları asla aşamayan gel-git söylemleri.
Türkiye'nin, bu 4 reçeteden hangisine itibar edeceği, gelecek nesilleri de etkileyecek sonuçlar yaratacak!

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.