REFİK ERDURAN

CHP'ye estağfurullah

Bir bayrağı güve yemişse yemiştir. Delikler ortada dururken anlamı yoktur "Bayrağı güve yemez" diye tutturmanın. Ona saygının gereği somut bir gerçeği yadsımak değil, bir an önce onarım yapmaktır.
El üstünde tutmaya çalıştığımız başka değerler de var. Onlardan biri adalet.
Ama istediğimiz kadar "yüce adalet" lafı edelim, toplumumuzda o kavramın hayli güvezede olduğu gözle görülür bir gerçek.
Onu görmezden gelip adliye mekanizmamızı el sürülmez, eleştirilmez, eksiklerinin lafı edilmez bir tabu yerine koymayalım derim.
Son günlerde "bilirkişi sorunu" bütün haşmetiyle gündeme geldi. Hukukçu olmadığım için konunun teknik yanlarına giremem. Ama yaşadığım bir olay o soruna ışık tutuyorsa, gördüğümü söylemek hem hakkım hem de vatandaşlık görevimdir.
Vaktiyle yurtdışından bir senaryo telif bedeli geçti elime. Onunla başımızı sokacak bir daire alalım dedik. Gazetelerde bir firmanın çarşaf çarşaf reklamları vardı. Kabataş'taki fiyakalı pazarlama yerinde gördüğümüz maketler, planlar, anlaşma örnekleri harikaydı.
Gittik, seçtik, imza atıp parayı toka ettik. Başladık beklemeye.
Reklam sayfalarında ve anlaşmada sözü edilen cennet bahçesi gibi yerlerin hızla oluşması şöyle dursun, aylar ve yıllar geçtiği halde toprağa kazma vurulmuyor, şirketin patronu telefonlara çıkmıyor, nerede olduğu da bilinmiyordu.
Ödemelerin büyük bölümü yapılmış olduğu halde inşaat başlamayınca dolandırıcılığın üstüne gitmek vacip oldu. Anlaşmadaki tazminat maddesi işletilsin diye başka "enayi mağdurlar" ile birlikte dava açtık. Avukatlar yargılamanın kısa sürede lehimize sonuçlanacağına kesin gözüyle bakıyorlardı.
Ama öyle olmadı. Davayı kaybettik. Çünkü yargıç konuyu bilirkişiye bırakmış, onlar da raporlarında komik bir görüş bildirmişlerdi:
"Her ne kadar şirket taahhüdünü yerine getirmemiş ise de, projenin arazisi değerlenecek. Daire alanlar zarara uğramayacaklar."
Kör kör parmağım gözüne utanmazlık öyle sinirimize dokundu ki, temyize gitmeden hisseyi birilerine çok ucuza devredip pislikten sıyrıldık.
Adliye reformu yapılıp yargıçların yükü hafifletilinceye ve çok şeyin pazarlığa açık bilirkişi tayfasına bırakılmasından vazgeçilinceye kadar ülkemizin duruşma salonlarında adalet aramam.

***

Demokrasi konusu da hayli yıpranmış bir bayrak yurdumuzda. Ona ilişkin kavramlar tanım yapılmadan kullanıldıkça netlik yerine kafasal kargaşa yaratıyor.
Geçen gün CHP sözcüsü şöyle dedi:
"Sayın Başbakan her istediğini yaptırabilir duruma geldi. Diktatörlüğe gidiyoruz."
Birinci cümlenin doğruluğu tartışılır. Türkiye'de Recep Tayyip Erdoğan'ın bütün isteklerinin gerçekleşmediği açık. ("Engelleri aşamadığı için sinirlenmekte" denmiyor mu?)
Ama bir an için durumun öyle olduğunu kabul edelim. Bir kişinin parti içinde ve yönetimde sözünü geçirir duruma gelmesi diktatörlük müdür?
Dönem dönem Menderes de, Demirel de, Özal da o duruma geldiler. Diktatör olabildiler mi?
Geri dönülmez ve istisna kaldırmaz biçimde iktidarın kapılmasıyla oluşur diktatörlük. O sonuca ulaşılması için açık ve somut koşullar vardır:
1. Söz konusu kişinin diktatörlüğünün geniş ve militan bir kesim tarafından istenmesi.
2. Silahlı kuvvetlerin onun yanında ya da tarafsız olması.
3. Ekonominin kendine yeter ve dışa kapalı durumda bulunması.
Bugün Türkiye'de o koşulların hiçbiri yok.
İnsanlar güçlünün yanında olmak ister. Şimdi Türkiye'de muhalefetin "Diktatörlüğe gidiyoruz" demesi, "Bende öyle bir felaketi önleyecek güç yok" anlamına gelir. Elini zayıflatır.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ı İstanbul Belediye Başkanlığı günlerinden tanırım. Eğer insandan zerrece anlıyorsam, kendisini diktatör adayı gibi göremem.
Muhalefet de paspas adayı olmasın lütfen.
BİZE ULAŞIN