REFİK ERDURAN REFİK ERDURAN

Çeşniye buyrun

Hiç daüssıla çektiniz mi? Ülkenizden uzaktayken, yurt özleminin her türlü makul düşünce kalıbını parçalayıp maraz boyutlarına ulaşmış kertesidir.
Düşünün. Dünya cenneti sayılan bir yerdesiniz. Geçiminiz harika. Çevre sizi el üstünde tutuyor, karşı cinsten yıldızlar gözünüzün içine bakıyor. Keyfiniz öylesine gıcırken mutlu olmanız gerekir. Ama değilsiniz.
Diş ağrısı gibi sürekli bir vatan açlığı kafanızı ve gönlünüzü kemirmekte.
Nesini arıyorsunuz memleketinizin? Tam gelişmemiş politika ve ekonomi düzenini mi? Eğri büğrü yollarını, çarpık çurpuk insan ilişkilerini mi? İş ortamlarındaki kompleksleri, hoyratlıkları, bayağılıkları mı?
Hayır. Niteliğini kavramakta, adını koymakta zorlandığınız bir başka özelliğin yaşantınızdaki yokluğu kıvrandırmakta sizi için için.
Türkçemizde çeşni diye bir sözcük var. Tat, lezzet demek ama onların ötesinde de bir kavram içeriyor. Bir tabağın iyi lokmalar sunup karnınızı doyurması ile size özel bir şey yediğiniz duygusunu vermesi arasındaki fark o "ekstra" özelliktir.
Osmanlı sarayında çeşnicibaşının zehirlenmeleri önlemek için yiyecekleri denetlemekle görevli olduğu söylenir. Onu elbette yapardı ama çok daha kapsamlıydı işi. Emrindeki bütün çeşnicilerle birlikte, Padişah'a, hareme, divan günlerinde sadrazam ve vezirlere sunulan sofra hizmetlerinin saray düzenine layık olmasını sağlardı. En saygın hümayun yetkililerinden biriydi.
Yurtdışında kişinin ne nimete kavuşursa kavuşsun bulamayacağı mutluluk kaynağı da kendi ülkesinin çeşnisidir.

***

Tabii, yurtiçinde de o özelliği arıyor insan. Vatandaşlarının ürünü olan ama kendi toplumuna yabancılaşmış "aydınlar" tarafından beğenilmeyen şeylerden aldığı tadı en "kaliteli" yabancı mallarında bulamıyor.
Örneğin ben ülkemde özenle sahnelenmiş zarif bir Londra komedisini beğenerek izleyip alkışlarım da, Naşit'e ve Dümbüllü'ye göbeğini kaşıyan seyircilerle birlikte gülerken içime dolup saatlerce sürdüğünü hatırladığım naif keyifle çıkmam salondan.
Lüks pastanelerimizde simit diye satılan şeyler nedense pek yavan. Ya da bana öyle geliyor. Sokak satıcılarından aldığım, bildiğimiz simidin tadını bulamıyorum onlarda. Şöyle iyi bir havada, deniz kenarında bir yerde oturayım. Önüme demli çayla kaşar ve bir simit gelsin. En ünlü Paris lokantasında komşu masadakilerin sümüklüböcek ziftlendiğini görüp bilmem ne soslu ördek yemeye çalışırken olacağımdan kat kat mutlu olmaz mıyım?
İsterseniz ucuz milliyetçilik özentili deyin bana; ıvır zıvır şeylerle uğraştığımı söyleyin. Hayranı olduğumuz yabancılar daha da küçük yerli renk ayrıntılarına daha büyük önem veriyorlar.
***

Geçen hafta bir kitapta rastladım. Bilim adamı ve gastronomi uzmanı diye tanıtılan Andrew F.
Smith Amerikan Yiyecek ve İçecekleri Oxford Ansiklopedisi'nin baş editörü olup aylardır "croissant" adlı ay çöreğinin kökenini araştırmaktaymış.
(Hani, sözünü ettiğim pastanelerimizde kruvasan diye satılan, adı hilâl anlamına gelen, kimi beyaz Türk nazeninlerimizce çok beğenilen nesne.)
Pek kaynak bulamamış Mister Smith. Yalnız, Fransızların 1938 yılında basılmış Larousse Gastronomique cildinde şu bilgiye rastlamış:
Viyanalılar ay çöreğini 1683'te Türklerin saldırısını püskürtmelerini kutlarken onların hilâlinden esinlenerek icat etmiş oldukları iddiasındaymış. Oysa Budapeşteliler "Hayır, Türkleri 1686'da biz yendik, hilâl biçimindeki çöreği de o zaferimizi kutlarken biz icat ettik" demektelermiş. Birinci zafer daha önce geldiği için Mister Smith Viyanalılara hak vermeye yatkınmış.
Siz ne dersiniz?
Benim umurumda değil. Çünkü simit kruvasan ya da "croissant" adlı, Türk yenilgisi kaynaklı icattan çok daha hoşuma gidiyor.
Sizin gitmiyor mu? Fazla mı beyazsınız yoksa?
Gitsin, gitsin. Gelin, yerli çeşnileri sevmeye alıştırın kendinizi. Her alanda kendi toplumunuzla daha uyumlu ve mutlu olursunuz.
Siyasal konularda bile.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.