Geçen hafta Paris'te Fransız meslektaşlara Türkiye'de Basın Özgürlüğü konulu bir konuşma yaptım. Bu sunumda ülkemizde ifade özgürlüklerinin önceki dönemlere kıyasla ne denli genişlediğini, iddiaların tersine hükümete yönelik eleştirilerin, başta TSK olmak üzere birçok "güç odağı" ve kuruma yönelik sert eleştirilerin hiç gerisinde kalmadığını anlattım. Aynı zamanda, ifade özgürlüğü ortamında keskin paradoksların da olduğuna değinip, bardağın boş tarafına da dikkat çektim: İnternet yasası, RTÜK uygulamaları, 301 ve 305 gibi maddelerin hâlâ varlık sürdürmesi, gazetecilere karşı açılan 4000'e yakın davadan da söz ettim.
O sırada, Nazlı Ilıcak hakkında verilen hapis cezası kararından henüz haberimiz olmamıştı.
Ilıcak, geçen yıl bir yazısında Sincan'da görevli bir ağır ceza yargıcına "işgüzar" dediği için neredeyse bir yıl hapis cezası aldı. İlgili madde, TCK'nın 125'inci maddesi. Suç, "basın yoluyla hakaret".
Soruşturma safhasından sonucuna kadar absürd bir hukuk süreci. "İşgüzar" olsa olsa bir ironi veya sitem içerir. O kadar.
Şunları söylemek mümkün:
Elbette, modern ve demokratik hukuk ifade özgürlüğü içinde "hakaret ve iftira" alanında sınırlamalar koyar. Ama bunlara yasalarda para yerine hapis cezası öngörmek, bugünün demokratik dünyasında ilkellik ifadesidir. Ceza davası açmak bile son çare olmalıdır.
Kaldı ki, ilkellik burada da bitmemektedir: "Her şehide karşı beş Kürt öldürün" mealindeki, nefret söylemi içeren, azınlık mensuplarını, fikirleri beğenilmeyenleri çirkin terimlerle aşağılayan ifadeler, içtihada varıncaya kadar aklanmaktadır. Nefret söylemini kısmen cezalandıran 216'ncı madde, Oran - Kaboğlu örneğinde yaşandığı gibi tersine işletilmeye kalkışılmaktadır.
Bunlar, ne reform gündemi taşıyan bir hükümete yakışıyor ne de her geçen gün daha özgürce konuşmak isteyen Türkiye'nin toplumuna. Savcı ve yargıçların iyi eğitilmesi de gerekiyor.
Son bir söz de, Ilıcak'ı arayan medya patronuna: Bu gibi vakalarda "ifade özgürlüğü" bekçiliğine soyunmak için örneğin Zeynep Atikkan gibi, sadece bir başbakanı eleştirdi diye, gazetecileri kapı önüne koyarak, onları işsizliğe mahkûm etmemiş olmak gerekir. Dinç Bilgin gibi çıkıp, o hoyratlıklar ve özgürlük düşmanlıkları nedeniyle açıkça özür dilemek gerekir.
Görüşleri nedeniyle katledilen meslektaşımız Hrant Dink'in cenazesine gelmiş olmak gerekir.
Bu iş şaka değildir, tutarlılık gerekir.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
Bugünkü Diğer Yazıları
BİZE ULAŞIN