REFİK ERDURAN

Kenesizlik yolunda

Bilim alanından yansıyan yararlı bilgiler kimi zaman ilginç oluyor. Bakın mikrobiyoloji uzmanımız Prof. Çağrı Büke'nin kamuoyumuza çağrısına:
"Kan emerken keneyi sakın rahatsız etmeyin."
Çünkü kene ağzında taşıdığı virüsü ısırdığı vücuda kan emerken bırakmazmış. "Rahatsız edildiğini anladığı anda" yaparmış o namussuzluğu.
Kene hazretlerinin rahatsız edilmeden vampirlikten nasıl vazgeçirileceği çetrefil bir sorun. Bırakın elle çıkarmak gibi kaba yöntemleri, üstüne sıvı sabun ya da zeytinyağı damlatmak türünden nazikane yaklaşımları dahi rahatsız edici buluyormuş sayın kene.
Demek bu nazenin yaratıkta bolca akıl da var. Hin-i hacette kullanmak üzere ağzında biyolojik silah taşıyor, sofraya otururken onu hiç gündeme getirmiyor. Ev sahibinin hangi davranışı zararsız, hangisi düşmanca, kestirebiliyor kolayca. Ve saldırıya uğradığını anladığı anda öldürücü darbe vuruyor.
Böcek değil, kurmaylaşmış Rambo mübarek!

***

Mikrobiyolojiden makrososyolojiye geçersek, kene durumlarından alınacak dünya çapında bir ders var mı acaba?
Geçen yüzyılın başlarında Rusya'da ve Avrupa'nın birkaç bölgesinde ellerine iktidar geçen ya da hükümet ortağı olan sol güçler kapitalizmi toplum kanı emen parazit egemenliği sayıyorlardı. Zorla gidermeye çalıştılar.
Düzenin kendi çıkarını koruma hırsı, sınıfsal öfke, ölüm-kalım kavgasının gaddarlıkları virüs gibi yayıldı toplum bünyelerine. Totaliter azgınlıklar kudurdu, çok yıkım oldu, çok kurban verildi.
Acaba dolaysız saldırı yerine, örneğin İskandinav ülkelerinde yapıldığı gibi, sosyal adalet sağlamak için usturuplu yöntemler denenseydi, küresel çapta daha olumlu sonuçlar alınır mıydı?
Benim gençliğimde Marksist aydınlar arasında böyle sorulara "Sosyal demokratlık kavgayı yumuşatarak kapitalizmin ömrünü uzatma formülüdür" diye burun kıvırmak modaydı.
Amaç delikanlılık efelenmesi değil de insanlığın güvenliği ve mutluluğu ise, bugünkü formül seçenekleri incelenirken her şeyi serinkanlılıkla düşünmekte yarar var.
***

Bir de, küreselden yerele geçip içteki görüntüye bakalım. Ülkedeki berbat kamplaşmadan herkes şikâyetçi ya? Kimin haklı olduğu sorusunu bir kenara bırakıp "kendi çıkarını akıllıca koruyabilme" açısından ele alalım konuyu.
Makul insan kavgaya girmez kaçınılmaz olmadıkça. Girerse de kavgada yumruk sayılmayacağını bilir. Önce karşısındakinin gücünü, sonra kendininkini tartar, kazanamayacağını anlarsa uzlaşmacı davranır. Kazanacağına inanır da saldırırsa, sonuç almadan durmaz.
Bizde "taraflar" birbirlerini kene gibi görüyor, yapışmış saydıkları yerden hemen koparmaya kalkıyorlar. Olan türlü türlü virüse belenen topluma oluyor.
Güç dengesini gerçekçilikle hesaplamadan, sonuç alıcı hamle hazırlamadan saldırı başlatma yanlışını her kesim yapıyor.
Rasyonel plan uzmanlarından oluşması gereken silahlı kuvvetler komuta kademesi ültimatom gibi duyuru yayımlıyor; muhatap gerilemeyince bakakalıyor. Adalet mekanizması parti kapatma davası açıyor, gerekçeyi haklı da ilan ediyor; ama sonuçların göze alınamayacağını fark edince konuyu tatlıya bağlıyor. İktidar medya bölümleriyle kavgaya tutuşup onlara en büyük reklamı hediye ediyor; sonuçta bir şey değişmeyince halkla ilişkiler tablosunda etkisiz görünüyor.
Böyle şeyler yapılacağına, cephe saldırılarından vazgeçilip dolaylı ve usturuplu yöntemler denense, hem "taraflar" hem de toplum için daha yararlı sonuçlar alınmaz mı?
Keneleri rahatsız etmeden virüs belasını savuşturabiliyorsak, birbirimizle gırtlak gırtlağa gelmeden de ülkemizde "adalet ve kalkınma" sağlayabiliriz.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
BİZE ULAŞIN