Bir okur eleştirisi:
"Hep siyaset yazıyorsunuz. Sizden sanat, kültür, aşk ve başka şeylerle ilgili yazılar da beklerdim. Mesela Soysuzlar Çetesi adlı çok enteresan bir film gösteriliyor. Gördüyseniz ne düşündünüz onun hakkında?"
İnsan başkasından duyduğu zaman sinirlendiği bir sözü söylemek zorunda kalabiliyor. Şu ara sinemaya gidecek vaktim yok maalesef.
O filmi görmedim ama yerli ve yabancı basında aldığı eleştirileri okudum. Ne olduğunu biliyorum: bir barbarca öç öyküsü. Bir grup yahudi Nazi avına çıkıyor, soydaşlarına yapılanların acısını yakaladıklarından çıkarıyor.
Yapımcısı Tarantino şiddet ve intikam tiryakisidir zaten; kötülerin gaddarca cezalandırılmasını kan dondurucu ayrıntılarla göstermekten hoşlanır. Çoğu seyirci de o sahnelere tanık olmaya bayılır.
Şaşılmaz. Öfke baldan tatlıymış ya; onun zafer kazanmasıyla elde edilen öç keyfi daha da tatlıdır.
Ancak, yaban arılarının zehirli çiçeklerden toplayarak yaptıkları bir bal vardır ki yiyenin dengesini bozar. Adına delibal denir.
Ona benzer öç coşkusu. Tiryakisi olanı insanlıktan çıkarır.

***

Söz konusu film iki ayaklı hayvanları cezalandırırken kendileri hayvanlaşan Yahudileri göstererek o kavme haksızlık ediyor. İkinci Dünya Savaşı ertesinde onların liderleri Almanya'ya karşı intikam politikası gütmedi. Barbarlığın bir daha yaşanmaması için müzeler kurarak anıları taze tutmaya çalışmakla yetindiler.
Yazık ki Filistinlilerle ilişkiler gündeme gelince iş değişti. Barbarlaştı İsrail. Musa yasalarındaki "Göz çıkaranın gözü çıkarılır" yasasını fazlasıyla uyguluyor, militanların attıkları her kıtıpiyos ve etkisiz füzeye karşılık yağdırdığı ateşle masum insanları kavuruyor.
"Çıtına çıt" anlayışının kaynağı Musa çağının da gerisindedir. Tarihçilerin pek beğendikleri Hamurabi yasalarında korkunç yargılar vardı: "Başkasının çocuğunun ölümüne neden olanın çocuğu öldürülür" gibi.
Kendilerini Hıristiyan sayan ulusların yöneticileri de iki bin yıldır peygamberlerinin "Sana kötülük yapana iyilikle karşılık ver" öğretisini lafla övüp davranışlarında onun tam tersi misilleme felsefesine sımsıkı bağlı kaldılar. Gerekçe hep "Kendimizi koruyoruz, düzeni savunuyoruz" tezi oldu.
Ve oluyor.

***

Tolstoy Fransa'da izlediği bir halka açık idam sahnesinden öyle etkilendi ki, devlet şiddetinin her uygulanışına düşman kesildi. Ne amaçla yapılırsa yapılsın, savaşmalara ve şiddet kullanılarak verilen cezalara karşıydı. Ülke savunması ya da düzen korunması türünden gerekçeleri sindiremiyordu vicdanına:
"İnsanların ellerine tabanca ve bıçak gibi cinayet aletleri tutuşturuyorlar. Adam kimseyi öldürmese de tabancayı doldurmayı, bıçağı bilemeyi öğreniyor. Cinayete hazır oluyor yani."
"Göze göz"
kuralını soyut düzeyde benimsemek ile somut biçimde uygulamak arasındaki farkın bilincindeydi Tolstoy:
"Hiçbir yargıç ölüme mahkum ettiği insanı kendi eliyle boğma cesaretini gösteremez. Disipline sokularak, yemin ettirilerek, savaşta mubah olduğu söylenerek şiddete duyarsızlaştırılmasa hiçbir general ya da er yüz Türk öldüremez, onların köylerini yakıp yıkamaz."
Sonraları bu yaklaşımı temel ilke edinerek başarı kazanan liderler de oldu. "Şiddetsiz savaşma" stratejisi ile İngilizleri ülkesinden kovalayan Gandi şöyle diyordu:
"Göz çıkaranın gözü çıkarılırsa dünya kör olur."
Günümüzde de her çekişmede yalnız ve yalnız şiddetle sonuç alınacağı inancına körü körüne bağlananların gözlerini açıp tarihe bakmalarında yarar var.
Soysuzlar Çetesi filmine gidenler de delibal tadına kapılmasınlar sakın.

***

Hay Allah! Sevgili okurum kusura bakmasın. Yazıya siyaset mi karıştı yine?
BİZE ULAŞIN